Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Taş Meşesi

Mehmet Güngör 10 Temmuz 2020 Diğer Yazıları 415 -A+

Taş Meşesi

Nesli Tükenen Bir Meşe Türü

Mehmet GÜNGÖR

Köyümüze batı yönünden bakıldığında,  kır dağların arasında unutulmuş bir köy gibi görünse de, kısmen çağa ayak uydurabilmiş, ekonomik geliriyle kendi kendine yetebilen ender köylerden biridir. Tabi bu kendi kendine yetebilmeyi, biraz Torosların kaya gibi sağlam, sabırlı ve az ile yetinmeyi bilen insanına ve o kır dağların arkasında sakladığı geniş ormanlık arazilere borçludur.

Daha çok palamut meşesi ve kızılçam ormanıyla kaplı alanlar köylülerimize neler vermiyor ki… Orman Bakanlığı her yıl düzenli ağaç kesimi düzenleyip köylülere ağaç kesimi dağıtıyor. Köy halkı bu kesimde kadınlı erkekli çalışıp emeğinin karşılığını az da olsa alıyorlar. Yine çam kozalağı (gıcı)(1) alımı yapıyor ve köylü kadınlarımız bu kozalakları toplayıp aile ekonomisine katkıda bulunuyorlar.

Kuzu göbeği ve kekik gibi birçok gelir kaynağı sunuyor dağlarımız. Hep bizlere sunan ve bizlerden hiçbir şey istemeyen ormanlarımızın bizden bir tek istekleri var: Ormanın canına kıyılmaması... Oysa bizim tek yaptığımız; elimize bir ağaç testeresi alıp,  ısınmak için zar zor yetişmiş bir ağacı kökünden kesip yakmak, yani yok etmek oluyor.

Ağaçlar da canlı varlıklardır. Düşünün, bir ağaç kaç yılda yetişir. Yani faydalı canlı bir varlığı yok ediyorsunuz,  ısınmak için veya bir hayvanın beslenmesi için. Oysa ağaçları kesmeden hayvanlar beslenebilir, ısınmak için kurumuş ağaçları seçebiliriz.

Bu ormanlık alanlarımız öyle kolay yetişmemiş. Eskiden bizim Güğlen dağı civarını koruyan Deli Mevlüt adında bir ormancı varmış. Rahmetli, uzun yıllar köyümüzde ormancılık yapmış. Bugünkü ormanlık alanlarımızı onun korumasıyla elde etmişiz ve köylüler olarak ona teşekkür borçluyuz. Tabi o zamanlarda insanlar şimdiye göre daha da duyarsızdır. Her çobanın elinde bir nacak, ormana dalarmış.

Deli Mevlüt buraları canı pahasına korumaya çalışırmış. Bazen Güğlen’de çobanları toplar, ormanların önemini, kesilmemesi gerektiğini onlara anlatmaya çalışırmış. Elbette anlamayanı ve bu kurallara uymayanı da yakalayınca tokatlarmış:)

Deli Mevlüt bir gün çobanları Güğlen’de, Çongara’da toplamış. Yazı alanında toplantı yapacaklarmış. Babam Mustafa Ali, Yazı Alanına herkesle birlikte giderken durumun ciddiyetini anlamış:

"Uşaklar ben bir su dökeyim; siz yürüyün." demiş. Tuvalete gideceğini söyleyerek sıvışmış ve ortadan kaybolmuş. Deli Mevlüt ve diğer çobanlar beklemişler ama Mustafa Ali dönmemiş. Böylece Deli Mevlüt’ün tokatını diğerleri yemişler :)

Köylülere ormanların önemi anlatılmalı ve kesinlikle en azından meşe ağacı kesmek yasaklanmalı. Yaşlılardan kime sorsanız, Taşharman ve Goramşa Ketiri bölgesinin, eskiden Taş meşesi dedikleri meşe ile dolu olduğunu söyler. Dünyada ender yetişen bu meşe türü, şimdilerde kaybolmak üzere.

Biraz saçma gelebilir ama özellikle derneğimizin insanları bu konuda duyarlılık göstermeli, en azından Güğlen’den sonbaharda palamut meşesinin çekirdekleri (gilik)(2) toplatılıp Ketir bölgelerine ekilebilir. Belki ekilen çekirdekler hemen yetişmeyecektir, ama 10, 15 yıl sonra fark belli olacaktır.

Biz bir meşe ağacından söze girdik; ama bakın sözün ucu nereye gelip dayandı. Çünkü ormandaki binlerce bitki ve hayvanı, milyonlarca canlıyı düşündüğümüzde karşımıza büyük bir sitemin çıktığını anlarız. Orman; toprağı ile, ağaç ve ağaççıkları, yaban yaşamı, otu, çiçeği, mantarı, böcekleri ve kuşları ile aynı sistem içinde bütün olarak yaşayan doğal bir varlıktır.  Ormanda bu hayat çemberi içine düşen her varlık, ister gözle görülmeyecek kadar küçük olsun, ister çiçek ya da bir böcek olsun, isterse dev bir ağaç olsun hepsi birlikte durmadan bu çemberin içinde döner dururlar.  Böylece durmadan doğan, durmadan didinen,  durmadan çözülen, durmadan oluşan ve durmadan yenilenen milyarlarca varlık, tek sözcük ile bir orman varlığı ortaya çıkarır.

İşte bu, olağanüstü bir sistemdir. Şüphesiz insan da bu doğal sistemin bir parçasıdır. Ona saygılı olmalı ve sahip çıkmalıyız. Hayat şartları ne kadar zor da olsa doğamızı koruyabilirsek, atalarımızdan emanet aldığımız dünyamızı torunlarımıza miras olarak bırakabiliriz. Ama bunu koruyamazsak çocuklarımıza bırakacak daha değerli bir emanet kalmayacaktır geriye.

Hayatı sevmek, yaşadığınızı anlamak ve doğayı hissetmek için bir ormana gidin ve fakir kaplumbağanın mücadelesine bir bakın. Karıncaların telaşını, böceklerin devinmelerini bir izleyin. Kuşların şarkılarını ya da hiç durmadan akan bir derenin, bir şelalenin türküsünü dinleyin. Göreceksiniz ki yaşamın tadı tuzu oradadır. Düşündüğümüzde kendimizi bu güzel eserin bir parçası hissettiğimizde ormanın da denizin de dağların taşların da kıymetini daha iyi anlayabiliriz.

Not:

Ahmetlerce:

(1)              gıcı  : çam kozalağı

(2)              gilik : meyve çekirdeği, tohum

Yorumlar