Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

HAYATTAN DERS ALMAK

Mehmet Güngör 28 Temmuz 2020 Diğer Yazıları 216 -A+

ANILAR, ANILAR…

Mehmet GÜNGÖR

"Sana yapılmasını istemediğin şeyi, sen de başkalarına yapma."

Yaşam tarzı aynı olunca, insanların yaşadıkları olaylar da birbirine benziyor galiba.  Almanyadaki bir Ahmetlerli ile Manavgattaki Ahmetlerlinin hikayelerinde birbirine benzerlikler olabiliyor. Mesela,  Ali Koç hocamızın yazısını okuyunca  uzun yıllar önce yaşananlarla bizim hikayelerimizin örtüştüğünü anladım.

Aradan çok zaman geçti, yanlış hatırlamıyorsam 20-25 sene önceki seçimlerden birinde köyümüze yeni bir muhtar seçilmişti. Çimi köyündeki demir kapının yapılması da onun zamanına rastlar. Bir defasında Çimililer, bizler kamyonun üzerinde yaylaya göçerken köyün içindeki yoldan geçirmemek için taş yağmuruna tutmuşlardı;  taşlardan kurtarmak için de annem beni yorganın altına saklamıştı Ford kamyonun üstünde. O yıl Çimililer bizim köyün yaylaya göçünün oradan geçmesini engellediler. Köyün göçü kamyonlarla Güneycik yaylasına gidecek oradan da eşyalar katırlarla yaylaya Papaz Dağından geçirilerek taşınacaktı.

Ramazan muhtar köyün bütün  gençlerini toplamış, hayvanların göçünü engellemek isteyen Çimi köylülerine karşı koruma olarak çobanlara tahsis etmişti. Yani hayvan göçü gençlerin koruması altında gidiyordu yaylaya.

Çimililer Ahmetler Kuyusunda jandarma ile bekliyorlarmış. Köylüler hayvanları ile hep birlikte yola çıkacak ve hep birlikte Ahmetler Kuyusundan geçiş yapacaklardı. Öyle de oldu herkes aynı gün yola koyuldu.

Akseki’ye varmadan Dedire Önü denen yere vardık öğle vakti. Yeni muhtar salgın parası ödemedi diye babamı mahkemeye vermişti. Bir de babamın başka birisi ile olan tarla mahkemesi anlaşmazlığında babamın karşısında saf tutmuştu. Bu yüzden olmalı, nedense babama karşı biraz kini vardı.

O gün, köyün göçünü kontrol için bir jandarma arabası çıkageldi. İçinde 10 kadar jandarma vardı ve bizim köyün heyeti de meşhur sarı renkli dolmuşla Dedire Önüne geldiler. Babama jandarmalar; “Mustafa Ali, sen aranıyorsun, acil gelmezsen tutuklanacaksın” deyince,  babam orada bizi Kara İbrahim amca ile bıraktı. Sonra da ona; “İrbeem, çocukları yaylaya sen çıkarıver madem..." diyerek köye kapaşıp gitti.  

Biz, o gece orada geceleyip sabahladık. Bizi yaylaya İbrahim amca götürecek onunla beraber gideceğiz diye oralarda oyalanıp duruyoruz. Kuşluk vakti oldu İbrahim amca ortalıkta yok. Sonradan anlaşıldı ki o bizi bırakıp sabaha yakın kalkıp gitmiş...

Dedire yolunu bilmiyorduk ama tahmin ile giderek Çalıbaşı denen yerden Ahmetler kuyusuna ulaştık, herkes geçip gitmiş,  bizi kuyuda "Ceymis" lakabıyla bilinen Ahmet demir karşıladı... Çimililer durumun ciddiyetini anlayınca kuyudan bir gün önce ayrılmışlar. Biz hayvanları Ahmetler Kuyusundan yaylaya geçirince hiç onları gütmeye gitmezdik. Sürü kendi halinde yayılır, öğleyin obaya gelirdi. Biz de sütünü sağar, onları yeniden kendi hallerine bırakırdık. Kendi hallerinde serbest olduklarından etli ve sütlü olurlardı. Bizim keçileri pek kurtlar yemezdi nedense. Babam bir çakıya okur, üfle; yedi dağ arasında kurdun kuşun ağzını bağladım der, çakıyı toprak evin tavanına bağlayıp asardı.

O yıllarda Edi adında siyah bir köpeğimiz vardı,  komşulara göre lanet, bize göre kahramandı;  çok akıllı ve cesurdu,  etraftan kuş uçurtmaz,  yakaladığı bir hayvanı ölse de bırakmazdı. Ama bir hata yaptığında bağırıp çağırınca birkaç gün mahcup olur yal yemeye bile gelmezdi. Geceleri de biz keçilerin yanında yatmazdık,  sadece boranlı havalarda hayvanların gece yanında kalırdık. Sürüyü hep Edi korurdu.

İşte öyle boranlı bir  gece,  gidip keçilerin yanında yattım. Gece yarısı baktım ki bizim Edi, bir hayvanla dalaşıp yuvarlanıyor. El fenerini tutup baktım, sanki bir köpekle dövüşüyordu. Edi oralara başka köpek de yaklaştırmazdı. Bunu bildiğim için "Yine bu yabancı köpekleri dalıyor" diye düşünerek vurup kafayı yattım. Sabah kalkınca ne göreyim? Keçinin iki tanesinin yarısı yok, kurtlar yemiş; en az üç tanesinin de boğazını sıkıp delmiş, nefes aldıkça nefes borularından baloncuklar çıkıyordu. Sonra anladım ki meğer o gece köpekle boğuşan yabancı köpekler değil, kurtlarmış. Gidip babama durumu anlattım. Babam, hemen tavandaki asılı bıçağa baktı, gördü ki bıçak yerinde yok. Bıçağı annem lazım diye isteyen Arıcı Yusuf'un karısı Kara Ayşe'ye vermiş...

Sonbaharda yeniden sehile geldik. Sürmeşe'de armut ağacının altında obamız vardı. Bir gün obaya üç jandarma çıkageldi; babamı arıyorlar, sanki eli kanlı katil mübarek; alıp götürdüler. Muhtarla birlikte, isimleri lazım değil, bazıları boşu boşuna babamı hapse attırdılar. Bizler de armut ağacının dibinde öyle kalakaldık.

Babam, hapishaneden çıkınca hastalanıp geldi ve bir daha da iyileşmedi. Üstelik bizim için hayat bir daha eskisi gibi olmadı. Her ne sebebi olursa olsun insan akrabasını,  köylüsünü hapse mi gönderir? Böyle düşünceler geleceğe kör bakmaktır. Bu olaylar bizi olumsuz yönden çok etkilemişti. Ancak en çok da beni etkiledi. Çünkü ben sekiz kardeşin arasında aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya doğru ortadayım; yani bütün yollar bana çıktı. Bu zor hayatın ve olayların iyi yönü ise,  o dönemde var olan kin ve önyargılara takılıp kalmadan kendimize yeni bir yol açmak için köyü kısmen terk etmiştim... Hapishane olayı ve bizim yarım düzine küçük çocuklar olarak ortada kalakalmamız, akrabamız da olan muhtarın ve diğerlerinin vicdanlarında hapsolmuştur.

Şimdi daha iyi görüyorum ki kim olursa olsun gereksiz yere birine zarar vermenin kimseye bir yararı yok. Ayrıca kötülüğün de sonu yok. Hayatın zorluklarını birlikte yaşadığımıza göre aramızdaki sorunları oturup konuşarak, anlaşarak çözmeyi denemeliyiz. Birbirimizi anlamaya çalışırsak, bencil davranmadan başkalarının haklarına da saygı gösterebilirsek çözülmeyecek sorun kalmaz.  Ne demişler?

"Sana yapılmasını istemediğin şeyi, sen de başkalarına yapma."

En büyük okul hayattır. Hayattan ve geçmişte yaşananlardan ders almayı öğrenmek, alabileceğimiz en güzel diplomadır.

Yorumlar