CORPORATE
Ali VAROL Yazarın Tüm Yazıları
Ben emekli öğretmen Ali Varol. Yazı yazmayı ve resim yapmayı severim. Manavgat Ahmetler köyünde doğmuş, orada büyümüşüm. Köy yaşamını iyi tanırım ve doğa ile iç içe olmak keyiflidir. Çocukluğumda aileme yardım ederken çift ve harman...
İHTİYACIN SINIRI
Yaşamanın amacı nedir? İnsan nasıl yaşamak ister? İnsanın karnı doyurması, barınacak bir yeri olması, neslini devam ettirebilmesi yaşamak için yeterli midir? Yaşadığı toplum içinde değer verilen birisi olmak nasıl bir ihtiyaçtır? Toplumdaki değişimler kişilerin yaşayışını nasıl etkiler?
"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" demiş ünlü düşünür Efesli Heraklitos.
Geçmişteki her çağda olduğu gibi günümüzde de önemli değişimler olmaktadır. Her gün yeni bir değişim. Teknolojide, sanayide hızlı değişmeler oldu, insanların hizmetine yeni bir sürü araç gereç sunuldu. Son yıllarda arabalar, radyolar, televizyonlar, telefonlar, bilgisayar, robotlar… O kadar kullanışlı ürünler sunuldu ki insanların hizmetine… İnsanlar bu yeni ürünleri alıp kullanmak istiyor. Geliri yeterliyse alıp kullanıyor. Hatta yeni bir model çıkınca eskisini satıp, satamazsa çöpe atıp yeni modeli alıyor. Ya geliri yeterli değilse? Ya komşuda var bende neden yok diyorsa? İnsanların hepsi bu yeniliklerden faydalanabiliyor mu, bu değişimlere ayak uydurabiliyor mu?
İnsanın ana ihtiyaçları karşılanırsa insan mutlu ve huzurlu yaşayabilir mi? Bu konu üzerinde arada bir düşünür, gözlem yaparım. Kendi kendime sorular sorarım:
Benim çocukluğum köyde geçti. Yoksulduk ama mutluyduk. Köyde yaşamak daha sade, daha kolay. Kentlerde yaşamak daha karmaşık, daha zor. Eskiden insanların çoğu köylerde yaşarlardı. Zamanımızda çoğunluk kentlerde yaşıyor. Şimdiki insanlar geçmişte yaşayanlar kadar mutlu, huzurlu olamıyorlar. Şimdiki zamanda büyüklerin de, çocukların da işleri zor mu, zor. Köyde, kentte yaşayanları kıyaslayınca aklıma bazı sorular gelir. “Köyde yaşamak kentte yaşamaktan daha kolaysa, insanlar daha huzurluysa niye kente gidiyor ki?” Cevabı kendim de verebiliyorum: “Kentte daha fazla kazanabiliyor insan. Kentte sağlık, eğitim, güvenlik altyapıları köyden daha iyi. Kentte köyden daha iyi yaşar insan.” Acaba gerçekten öyle mi? Daha iyi yaşamak nedir ki? İnsanlar ihtiyaçları karşılanırsa mutlu, huzurlu olabilir mi? İhtiyaç nedir? Ya da ihtiyacın sınırı nedir? “Gölge etme başka ihsan istemem!” diyen ünlü düşünür Sinoplu Diyojen’in ihtiyacı ile şimdiki insanların ihtiyacı aynı mı?
Konuya ilgim sorularla kalmıyor. Gözlemlerimden yola çıkarak cevaplar arıyorum. Çevremdeki insanlara bakıyorum, yakınlarımı inceliyorum. Söz gelimi babamın yaşayışı bu sorulara cevap bulmama yardımcı oluyor.
Babam mutlu bir insandı. Mutsuz olmak için pek zamanı yoktu. Elinde olmayanları düşünüp hayıflanmak yerine, elinde olanların değerini bilip keyiflenmeyi tercih ederdi. Elinde olanı başkalarıyla paylaşmayı severdi. İncir bahçesinin içinde çalışırken bahçe kenarındaki yoldan geçen yolculara “İncir almadan geçersen bozuşuruz haaa!” diye çıkışırdı.
Her zaman bir işi vardı. Yarın ne yapacağını nereye gideceğini akşamdan planlardı. Çocukluğumun ilk senelerinde her çocuğuna yetecek kadar bağ, bahçe, tarla çıkarmaya çalışırdı. Sonra bizim okuma zamanımız gelince bizleri okutmak için uğraşmaya başladı. Bunu başarabilmek için bütün zorluklar onu yormazdı. Sorunları teker teker çözdükçe de mutlu olurdu.
Üzüldüğü, mutsuz olduğu zamanlar da olurdu. Mutluluğu Toros dağlarının tepeleri, koyakları gibi inişli çıkışlıydı. Gündüz kazma, kürekle; kürsü, külünkle çalışıp akşam yorgun, argın eve gelince ocakta yanan ateşe terli sırtını dönüp kuruturken, radyoyu açıp haberleri dinlerken mutluluğu doruk noktasına ulaşırdı. Çocukluğunda kıtlık, açlık görmüş olmayı bir şans olarak yorumlardı.
“Ne var şu zamanda yaşamakta, yediğin önünde, yemediğin ardında.” derdi.
Elde edemediklerine hayıflanmak yerine elinde olanların değerini bilir onlara sahip olduğu için mutlu olurdu.
Ocağın başında sırtının terini kuruturken önüne bir de sıcak tarhana çorbası gelirse, mutluluğu çifte katlanırdı. Bu sırada bir de radyoda Muazzez Türüng’ den mektebin bacaları türküsü söylenirse değme keyfine. Bütün yorgunlukları giderdi. Evde dinleyecek bir radyo olması o zamanın ulaşılabilecek en son zenginliğiydi. Zenginliğin doruğu.
Babam senelerce radyo dinlemenin keyfini çıkardı. Radyo dinlemek ona mutluluk verdi.
Ne zamana kadar?
O televizyon dedikleri meret araç köye gelene kadar. Televizyon; iletişimde, eğitimde faydaları sayılmayacak kadar çok olan faydalı bir araç imiş. Bizim köye huzursuzluk getirdi.
Bir gün köyde komşunun televizyon aldığı duyuldu. Haber çabuk yayıldı.
“Arkadaş, haberleri okuyan adam camda görünürmüş.”
“Bacım, türkü söyleyen avratlar camın ardından el sallarmış.”
Konuşmaları duyuldu sokaklarda, yollarda.
Televizyon alan komşunun kapısının önü akşamları meraklıların ayakkabıları ile doldu taştı. Çocuklar ana babalarını dinlemeyip komşuya televizyon izlemeye gitmeye başladılar.
“İyi de her akşam komşu böyle rahatsız edilmez ki.”
“Ayıp deyi bişey var, her akşam her akşam… Bu ne böyle be!”
“Olmaz bu böyle. Komşuda var bizde yok.”
Sözleri uçuştu havada. Televizyonu olmayanlar bir eksiklik, bir eziklik duyar oldular. Daha dün zenginlik göstergesi sayılan radyonun pabucu dama atıldı. Radyonun değeri patlamış bir balon gibi söndü. Radyosu olup da kendini zengin sayanlar iflas etmiş gibi mutsuz, huzursuz oldular.
“Hay Allah, ne yapmalı ne etmeli de bir televizyon almalı?” sözleri evlerde sık duyulmaya başladı. Komşuya televizyon gelince televizyonu olmayan komşularda bir huzursuzluk başlamıştı. Hasan Emmi’nin evinde de böyle, Osman Dayı’nın evinde de böyle.
Derken davarı olanlar davarını sattı, koyunu olanlar koyununu sattı. Hatta ineğini, öküzünü satan bile oldu. Davarı koyunu olmayanlar pamuk toplama paralarını biriktirdiler, evlere birer televizyon aldılar. Böylece hane halkının yüzü güldü. Kasabada okuyan çocukları olanlar birikimlerini çocuklara gönderip televizyon almayı biraz ertelediler.
Hane halkı artık akşamları komşuya oturmaya gitmiyordu. Çocuklar artık akşamları köy meydanında çelik çomak, birdirbir, uzuneşek, esir almaca, yakar top oynamaktan eve gelmekte gecikmiyordu. Görüntülü cam akşamları hane halkını başına topluyordu. Günlük sorunları saymazsak hane halkı genel olarak mutluydu.
Ne zamana kadar?
Buzdolabı çıkıncaya kadar.
Buzdolabı çıktı, ormanda çalışanlar bütün kazandıklarını buzdolabına verdiler. İneği öküzü olanlar onları satıp buzdolabı aldılar. Buzdolabı alamayanlar üzüldü, alanlar yaylaya gitmez oldu.
Ormanda çalışıp biraz fazla para kazanabilenler, daha fazla kazanabilmek için birer kamyon aldılar. Köyün içi kamyonlarla doldu taştı. Veli Emmi’nin radyosu vardı, televizyonu vardı, buzdolabı vardı. Neyi eksikti? Veli Emmi bir gün: “Bir araba ya da traktör alıp evin önüne goyvermeli. Hastalıkta, sağlıkta lazım olur adama…” deyi söylenmeye başladı. Sonra bir vasıta aldı da.
Sonra?
Sonrasını hepimiz biliyoruz. İnsanlarımız çocuğunu okutmak için, iş bulup çalışmak için kentlere göçtüler. Kentlerde insanlar çoğaldı. Fabrikalar çoğaldı. Üretim çoğaldı. Dışarıdan mal getirmek kolaylaştırıldı. Televizyonlarda etkili reklamlar çoğaldı. Kışın buzdolabı satmak isteyen çantalılar çoğaldı. Ev kapılarını çalıp tencere satmak isteyen tacizcilerden insanlarımız bıktı, usandı. Televizyon reklamları insanlarımızı şaşkına çevirdi.
Bankalar kredi kartları vererek borçlanmayı teşvik etti. İnsanlarımızın geliri biraz çoğalınca ihtiyaçları iki kat çoğaldı. Cep telefonu, bilgisayar, mobilya… Eskisini çöpe atıp yenisini alanlar olmaya başladı. Gelirden daha fazla ihtiyaç, daha fazla gider olursa ne olur? İpin ucu kaçar. İpin ucunu kaçıranlar oldu.
Eskiden insanlarımız az kazanırlardı ama artırabiliyorlardı.
Şimdi çok kazanıyorlar ama yetiremiyorlar.
Eskiden “Sakla samanı, gelir zamanı”, Ak akça kara gün içindir”, “İşten artmaz, dişten artar.” gibi atasözlerimiz vardı. Bu sözler bizim ihtiyaçlarımızı belirler, davranışlarımıza yön verirdi. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerektiğini düşünürdük. Şimdi öyle mi?
Şimdi “Bu gün al gelecek sene öde” diye insanlar borçlanmaya teşvik ediliyor.
“Bu çok faydalı.”
“Şunu almadan olmaz.”
“Onu sakın kaçırmayın.”
“Bundan daha önemli ihtiyaç olmaz ki…”
“Komşuda var, sizde neden olmasın.” gibi reklamlar insanları tüketime özendirdi.
Bazı insanlarımız, “Azıcık aşım, kaygısız başım.” diyerek ölçülü gidiyor. Bazısı da ölçüyü kaçırıp işi savurganlık derecesine vardırıyor. Ölçülü gitmek zor. Hızlı gitmek kolay ve keyifli. Ama ölçülü gidenler kendini ve çevresindekileri daha az üzüyorlar. Ölçüsüz gidenler ise kendini ve çevresindekileri daha çok sıkıntıya sokuyorlar.
Eee, sonra?
Mutlu olmak, ölçülü olmak… Babam, köylülerimiz, insanlarımız… İhtiyaçlarımız, ihtiyaçların sınırı… Yazımın başında sözünü ettiğim karnını doyurma, barınma, neslini devam ettirme ihtiyaçlarının karşılanması yetmiyor mu insana? Ölçülü olmayı herkes, her zaman becerebiliyor mu?
Ömer Hayyam bir şiirinde:
“Tanrım, bir sürü güzel şey yaratmış salıvermişsin ortaya
Sonra da bir sürü yasaklar koymuşsun,
Ona bakma, buna bakma, şuna bakma.
Oldu mu ya,
Dolu tası eğri tut, içindekini dökme” der.
Şimdi nasıl olacak bu iş? O kadar ihtiyaç varken nasıl ölçülü olunacak?
Böyle bir zamanda reklamlara, gösterişe, pahalılığa, yaşamın zorluklarına, yoksulluğa, korona virüsüne direnmek olası mı? Direnebilmek için muhtaç olduğumuz gücü nasıl bulacağız?
İnsan nasıl dirençli olur? Spora özendirmek için “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” demiş atalarımız. Şöyle de denebilir: “Sağlam vücut sağlam kafada bulunur.” Yumurta tavuktan mı olur, tavuk yumurtadan mı? İkisi de olur. Hem kafa hem vücut sağlam olursa diğer insanlarla, doğa ile olan ilişkilerimiz sağlıklı olur. İnsan kendi içinde barışık olur. Kendini tanır, yeteneklerini tanır. Toplumda kendine yer bulmak için ölçülü olur. Gereksiz gösterişlere, savurganlıklara ihtiyaç duymaz. Olası zorluklara, hastalıklara karşı hazırlıklı, dirençli olur.
Taşı gediğine koyabilmek için atalarımızın yılların süzgecinden geçmiş bir atasözünden faydalanalım:
“Ayağını yorganına göre uzat..”
Kimimiz bu söze itiraz edebilir:
“İyi de komşuda var, bizde niye yok? Adalet mi bu?”
İşte şimdi olmadı! Hani, eşduyum (empati) diye bir şey vardı?
“İyi de, sende olanlar da öteki komşunda yok… Bunu da görsene. Bu adalet mi?”
Adamın biri dışarıya çıkacak, bakar ki ayakkabısı eskiyip parçalanmış. Giyecek ayakkabısı yok. İsyan eder. “Adalet mi bu?” diye bağırır. Derken pencereden dışarıda bir adam görür. Adamın bir ayağı yok…
“Ayakkabım yok diye üzülürken sokakta ayaksız bir adam gördüm.” sözü benim kendimi tanımama senelerdir yardımcı oldu. Bu söz diğer insanlarımızın da kendilerini tanımalarına yardımcı olabilir. Kendimizi başkaları ile kıyaslarken olaylara bu pencereden de bakmak gerekir. Bardağın sadece boş yanını değil, dolu yanını da görmeliyiz. Huzurumuz için olaylara bakış açımız önemlidir.
“Komşuda var bizde niye yok?” derken bir kere de:
“Bizde var komşuda niye yok?” diyebilmeliyiz.
Bunu diyebilir ve kendimizi biraz tanıyabilirsek “Ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız” kolaylaşır. Ayağımızı yorganımıza göre uzatırsak, ayağımız açıkta kalmaz; ayağımızı üşütmeyiz, bedenen hastalanmayız. Kafamız açıkta kalmaz, kafayı üşütmeyiz; ruh sağlığımız yerinde olur.
Daha iyiyi, daha güzeli yakalayabilmek için sağlıklı günler dileğiyle.
