Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Elmacılar

Ali KOÇ 10 Ekim 2020 Diğer Yazıları 157 -A+

ELMACILAR

Yine Bozlağan’dayız. Yayın ortası. Hiç alışmadığımız kuru bir sıcak var o yıl. Köydeki sıcaktan kaçıp da bize misafir gelen Hasan Hüseyin dayımla Gök Süleyman emmi bile şaşırdılar bu sıcağa. Onlar manav oldukları için Akdağ’ın devamlı serin olacağını düşünüyorlardı. Bozlağan’a bazen yayın bile kar yağar, fakat bu sene öyle değil. Oğruklardan başka yerde kar kalmadı. Akarsu zaten yok.

Manavların davar güdemeyeceklerini düşündükleri için obada kimse dayımdan veya Gök Süleyman emmiden bir ricada bulunmuyor. Ayrıca onlar misafir. Misafire iş buyurmak yok Yörüklerde.

O yıl babamın fazla yardımcıya ihtiyacı yok. Sağ olsunlar, Ali ağabey (Delibaş Alisi) ile Pantır emmi babama her konuda yardım ediyorlar. Her ikisi de genç, kuvvetli, hareketli. Üstelik askerliklerini de yapmışlar.

Arada sırada obaya Bozkır’dan bir elmacı gelir; elmalarını peynirle, yağla, keşle, yünle, kılla değiştirip gider. Bir gün de Isparta’nın Yalvaç kazasından bir satıcı geldi. Adam yalnız yün alıyor, başka bir şey istemiyor. Özellikle de saksak soruyor. Biz saksak diye koyunların arkasındaki gübre yapışmış pis yünlere diyoruz. Aslında biz onu kırkıp atıyoruz. Fakat bu adam ille de saksak istiyor. Bir türlü aklımız ermedi bu pis yünleri ne yapacağına. Sonra meraklı biri ona sordu: “Kardeşim sen bu kadar uzak yolu bu pis yünleri toplamak için mi teptin? Bunları ne yapacaksın?”

“Siz bu işi anlamazsınız. Biz halıcıyız. Halının iyisi bu saksakların içindeki yünden olur. Biz bu saksakları yıkayıp pahalı el halısı dokuruz. Bunlar bize en çok para kazandıran yünlerdir.”

Bildiğiniz gibi dayım çalışkan bir adamdı. Öyle boş durmayı sevmezdi. Yörük olarak pek işe yaramayacağını anlayınca başka bir hizmet görmek istedi: Bozkır’a gidip elma getirecekti. Ali ağabeyle anlaşıp atları hazırladılar ve birlikte Bozkır’a doğru yola çıktılar. Kara Mehmet’le ben de onlarla birlikte gitmek istedik. Ancak çok küçük olduğumuzu söyleyerek bizi götürmek istemediler. Biz Bozkır’ı Popaz’ın arkasında bir yerde sanıyorduk. Meğer çok uzakmış. Bizi kandırdıklarını düşünerek onlara kızdık. Sonra uzaktan onları takip ederek  biz de o tarafa gittik.

Yanımıza ne ekmek almıştık ne de su. Boyumuz zaten sütlükleri aşmıyordu. Onlar bizi görmeden yollarına devam ettiler. Bir kere bile dönüp arkalarına bakmadılar. Derken Popaz’ın içine vardık. Yalının yüzünde bir de ardıç ağacı gördük. Biz burada hiç ağaç yetişmez sanıyorduk. O ardıç da herhalde olduğu yere kimse ulaşamadığı için hayatta kalmış. Yoksa onu kesip mertek ya da odun ederlerdi.

Popaz’ı geçtik, ta Göktepe’ye vardık. Orası bizim yayla gibi inişli yokuşlu değildi. Dümdüz arazi. İleride Mektepli’nin obası ve Dipsiz Göl. Her taraf sicim gibi dosdoğru yol. Her yolda bir oraya bir buraya giden atlı adamlar. Hepsi Yörük. Belki Mannaslı, belki Namaraslı...

Sağa sola bakarken birdenbire dayımın ve Ali ağabeyin hangi yola gittiklerini göremez olduk. Hangi yolun Bozkır’a gittiği de belli değildi. Ortalıkta ne şehir  vardı ne de bir köy. Hani o anlatıp durdukları Çat, Dere, Sorkun? Dayım Bozkır’dan dönerken Ali ağabeyle birlikte bu köylerden un, gumpir  ve çakı getireceklerdi. Aman Allahım!  Dayımla Ali ağabey kayboldular. Biz şimdi ne yapacağız?

“Geri dönelim!” dedi Kara Mehmet. “Geç oldu, yiteriz burada.”

Kara Mehmet haklı idi. Hiç değilse geldiğimiz yolu kaybetmemek için hemen geri döndük. Fakat ne kadar uzağa gittiğimizi iyi düşünemediğimizden daha Popaz’ın içine girerken akşam oldu. Koyaktan çıkmadan karanlık çöktü. Bereket ay ışığı yolu görmemize yetiyordu. Korkmaya başladık. Ya burada bize ayılar ya da kurtlar saldırırsa...

Korka korka iyi kötü Popaz’ın Bozlağan yanındaki gediğine ulaştık. Hep etrafımıza bakıyorduk ayı gelir mi diye. Bazen kayaların gölgesini bile ayı zannederek hızla koşardık. Nihayet oba yüze aşınca biraz rahatladık. Obaya ne kadar yakın olursak ayı gelmesi ihtimali de o kadar azalırdı. Sütlüklerin arasındaki yoldan Bozlağan’a doğru ilerledik.

Bir ara ben arkamda bir ses işittim. Yanılıp yanılmadığımı anlamak için Kara Mehmet’e de sordum: “Mehmet, ben bir ses duydum. Sen de duydun mu?”

“Evet, ben de bir şey duydum. Belki rüzgârdır.”

Az sonra arkamdan bir takım ayak seslerinin yaklaşmakta olduğunu fark ettim. Birdenbire obadan tarafa koşmaya başladım. “Ayı!” diye bağırdım.

Kara Mehmet de koşmaya başladı. Fakat çok geçmeden ayağı bir taşa takılıp düştü. Ben de ona takılarak yere düştüm. Korkudan ne yapacağımızı şaşırıp ağlamaya başladık. Derken iki karaltı üstümüze doğru geldiler. Bizde ne ayağa kalkacak ne de kaçacak hal kaldı. Gözyaşlarımdan etrafı görebilecek hale gelince bu karaltıların iki insan olduğunu anladım. Bunlardan biri Pantır emmi, diğeri Gök Süleyman emmi idi. Babam gece olmasına rağmen bizi buldurmak için her tarafa adamlar göndermişti. Pantır emmi bizim nereye gittiğimizi doğru tahmin etmişti. Kendisi o yöredeki araziyi avucunun içi gibi bilirdi. Bizi bulması zor olmamıştı. Süleyman emmi ise ona refakat ediyordu.

Sonra bunlar bizi sorguya çektiler. Nereye gittiğimizi, neden gittiğimizi, nasıl geri döndüğümüzü korkarak anlattık. Hikâyemiz bitince Süleyman emmi Pantır emmiden bir bıçak istedi. Bıçağı benim elime verdi: “Kes şunun kulağını!” dedi Kara Mehmet’i göstererek. Ben adeta şok geçirdim. Biricik arkadaşımın, yoldaşımın kulağını nasıl keserdim? Benim geciktiğimi görünce bıçağı benden alıp Kara Mehmet’e verdi: “Sen kes şunun kulağını!” dedi. “Bizde evden kaçanın kulağını keserler.” Tabii Kara Mehmet de benim kulağımı kesmedi. Süleyman emmi ciddi bir tavırla: “Bakın, size bir soru soracağım. Bilirseniz kurtulursunuz. Yoksa kulağınızı ben keseceğim!” dedi.

Bizde bir şey söyleyecek hal yoktu. Söylediği her şeyi sessizce dinliyorduk. “Söyle bakalım,” dedi bana, “eşeğimi sana versem, sen eşeği sulamaya götürsen, sıcak su ile mi sularsın yoksa soğuk su ile mi?”

Eşeğin sıcak su içmediğini düşünerek: “Soğuk su ile” dedim.

“Ah, eşeğimin ağzını üşütmüş!” dedi ve kulağımı çekmeye başladı.

Sonra Kara Mehmet’e: “Eşeği sen götürsen nasıl sularsın?” diye sordu. O benim başıma geleni gördükten sonra: “Sıcak su ile sulardım,” dedi.

“Eyvaah, eşeğimin ağzını yakmış!” dedi ve onun da kulağını çekti.

Bu tiyatro oyunu epey sürdü. Sonra bıçağı Pantır emmiye geri  verdi. “Bu defa kulağınızı kesmekten vazgeçtim. Bir daha evden kaçarsanız o zaman keserim kulağınızı. Şimdi yürüyün bakalım obaya!” dedi.

Gece vakti obaya vardığımız zaman anam hem sevindi hem beni azarladı. Mümüne abamın Kara Mehmet’e neler söylediğini bilmiyorum. Ben canımızı kurtardığımıza çoktan razıydım.

İki gün sonra dayımla Ali ağabey yüklü atlarla geri geldiler. Herkese siparişlerini dağıttılar. Dayım manav olduğu için elmanın en iyisini bulup getirmişti. Bunların çekirdeklerini de köyde bahçeye ekmek için toplayıp kuruttu ve bir çıkıya koydu.

Bilavgattaki elma ağacının hikâyesi de böyle başladı. Köyün en iyi manavı olan dayım bile çekirdekten yetişen elmanın yabani çıkacağını bilmiyordu. O zaman Ahmetler’de elmanın aşılanacağını bilen yoktu. “Herhalde bizim köyün arazisi elma yetiştirmeye uygun değil!” deyip geçtiler. Aşıdan anlayan bir öğretmen köye gelinceye kadar bu böyle devam etti.

Ali Koç

Frankfurt, 21 Ağustos 2011  

 

Yorumlar