Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Bizim Demirciler

Ali KOÇ 03 Ocak 2021 Diğer Yazıları 99 -A+

BİZİM DEMİRCİLER

Ali KOÇ

Demiri keşfetmek her halde ilk insanın işi değildir. İlkçağ tarihinde taş devri, maden devri gibi bölümlere ayrılır zaman. Fakat demir madeninin ne zaman bulunduğu, ne zaman demirden el aletleri yapılmaya başlandığı kesin olarak belli değildir. Buna rağmen demirin bulunması ve işlenmesi insanlık tarihinin en önemli olaylarından biridir.

Demircilik ilkçağın ve ortaçağın en önemli mesleği idi desem abartmış olmam sanırım. Demir işinden anlayanlar el üstünde tutulurdu. Hatta derler ki savaşlarda galip gelen taraf kendi hizmetinde kullanmak üzere rakibinin demircilerini alıp götürürmüş. Böylece hem kendi sanayi gücünü artırmayı hem de rakibini zayıflatmayı düşünürmüş.

Demirci olmakla gururlananlar, övünenler de olurmuş. Cengiz Han’ın adı olan Timuçin de Temirci (Demirci) anlamına gelirmiş. Timur da Temir (Demir) demekmiş. İnsanlar demirden dağ olduğunu bile anlatırlar söylencelerinde. Şimdi de birçok insanın soyadı Demir, Küçükdemir, Kocademir, Karademir, Demirel veya Çelik değil mi? Bir de Temir Ağa’dan bahseden türkü var halk müziğinde.

Çocukluğumda Demirci Mehmet Efe diye bir kahramandan söz ederlerdi. Bu isim bana bizim Demirci Mehmet’i hatırlatırdı. Fakat bizim Demirci Mehmet’e efelikten çok efendilik yakışırdı. O Herkül gibi beden yapısına rağmen hiç bir zaman kaba kuvvet taraftarı olmamıştır. Kuvvetini yalnız demiri faydalı hale getirmek, toprağı kiremit edip damları örtmek ve köylülere ucuza mal temin etmek gibi işler için kullanmıştır.

Onun yaptığı bizde bir sanayi devrimidir. Kimin aklına gelirdi ki o zamanın kuş uçmaz kervan geçmez Ahmetler’inde birisi demirci atölyesi, Havut’un yamacına kiremit fabrikası kuracak? Bu ne emek, bu ne hizmet!

O atölyedeki külünk ve çekiç sesleri bize müzik gibi gelirdi. Meraktan toplanırdık Demirci’nin başına. O dev gibi körüğü de kardeşi Demirci Süleyman çekerdi. Biz de denemek isterdik, fakat gücümüz yetmezdi o ustalığı göstermeye. Bunlar nasıl da o ham demirleri kızartıp pat küt döverek balta, nacak, tahra, anahtar, kilit, orak, sacayak, çakmak yaparlardı?

Bir gün bana eski bir eğeden el çakmağı yapıp verdi. “Yaylada işinize yarar,” dedi. Öyle nasıl kullanılacağını filan sormadan da bir çakmak taşı ile biraz kav çıkardı. Kavın nasıl tutuşturulduğunu gösterdi. Bu demire neden çakmak dendiğini o zaman anladım. Sol eline aldığı çakmak taşı ile kava sağ elindeki demiri çivi çakar gibi vurmaya başladı. O demiri vurdukça taştan çıkan kıvılcımlar etrafa yayılıyordu. Bir süre sonra kavın tutuştuğunu ve duman tütmeye başladığını gördüm.

“Şimdi bu kav ile kuru otları, çıra çıymıklarını tutuşturup ateş yakabilirsin,” dedi. “Bu çakmak taşını Gönnetlilerin getirdiği düvenden söktüm. Kavı Güğlen’deki pelit ağaçlarından kopardım. Siz zaten Güğlen’e gideceksiniz. Oradan yeteri kadar kav toplamayı unutma!” dedi.

“Mehmet Emmi, bu demir nasıl taştan ateş çıkarır?” diye sordum.

“Bu demir değil, çelik. Çelik demirin sertleştirilmiş şeklidir. Ben çelik iyeyi eğip olduğu gibi sert bıraktım. Her demir ateş çıkarmaz. Sen bunu al, yitirme!” dedi.

Çakmağı, çakmak taşını, kavı alıp eve gittim. Hepsini bir küçük keseye koyup yaylaya götürmek üzere hazırladım. Köyde çakmağa ihtiyaç yoktu. Her nasılsa ateş yakmak köyde daha kolaydı.

Yaylada da ateş yakmak için o çakmağa pek ihtiyacımız olmadı. Bazen kibrit çöpüne kıyıp kuru sütlük veya geven çalılarını tutuşturarak ateş yakardık; bazen de ben komşunun birinden yanan öksü getirirdim. Böyle idare edip gidiyorduk. Kibrit çok kıymetli idi o zaman Bozlağan’da.

Kav ile çakmağı en çok Çırlavık’ta oturan Çavış Emmi lülesindeki tütünü tutuşturmak için kullanırdı. Zevkle seyrederdik onun taştan kıvılcımlar çıkarışını ve  tutuşmuş kavı nasırlı başparmağı ile lüleye tıkışını, lüleden duman çıkarışını.

Her ne kadar çelik çakmakla ateş yakmak zorunda kalmasak da ben bir gün Aldürbe’de merakımdan o çakmağı çıkardım; demircilik oynamaya başladım. Çalı çırpı ile yaktığım ateşte çakmağı ısıtıp çöplerin arasına kıstırarak Demirci Mehmet Efendi’nin yaptığı gibi suyun içine batırdım. “Cazzz!” diye bir ses çıktı ve çakmak daha parlak hale geldi. Soğusun diye bir kenara bıraktım. Az sonra da çakmak taşını, kavı çıkarıp hazırladım. Sonra çakmağı alıp çakmak taşına vurdum. Hiç kıvılcım çıkmadı. Ne yaptıysam bir türlü kavı tutuşturamadım. Çakmağa dikkatle baktığımda o demirin çakmak taşına vurdukça aşındığını fark ettim. Çelik sertleşecek yerde yumuşamıştı sanki. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Şimdi de o işin nasıl olduğunu tam anladığımı söyleyemem.

İşte böyle hatırlarım Demirci Mehmet Efendi’yi. Bir de onun meşhur bir şakası söylenirdi köyde: Biroslu Gazi Ali Hoca’nın değneği eve geldiği zaman amcamın oğlu Ali bu değneğin neden kendilerine getirildiğini sorar. Bu, hocanın yemeklerinin o gün amcamın evinden gitmesi gerektiği anlamına geliyordu.

Ali, hocanın ne yediğini merak eder ve orada bulunanlara sorar. Misafirler arasında Demirci Mehmet de vardır. O zaman gençtir ve şakacılığı ile bilinmektedir. Ne var ki amcamın oğlu küçüktür ve anlatılan her şeyi ciddiye almaktadır. Demirci Mehmet’in şakasını da gerçek sanır ve sonra günlerce sürecek gülüşmelere yol açan bir iş yapar. Ali: “Bu hoca ne yer?” diye sorunca Demirci Mehmet hemen: “Burma yer!” diye atılır. Herkes güler bu şakaya. Sonra topluluk dağılır.

Ali ertesi sabah samanlıktan aldığı bir burmayı kahvaltılık olarak götürüp hocanın önüne atar. Hoca şaşırır küçük bir çocuğun sabah sabah önüne burma getirmesine.

“Bu ne?” diye sorar.

“Burma,” der Ali.

“Peki, niye getirdin bunu buraya?”

“Hocam, bunu sana kahvaltılık olarak getirdim.”

“Kim söyledi sana benim burma yediğimi?”

“Demirci söyledi.”

“Sen git, babana selam söyle, o benim öteki yemeğimi göndersin.

Ali hiç bir şey söylemeden kalkar, eve gider ve babasına hocanın burmayı beğenmeyip eşeğine verdiğini, kendisi için başka yemek istediğini anlatır.

Demirci kardeşler bildiğiniz gibi annemin amcası çocuklarıdır. Büyük demirci annemin ikiz bacısı ile evlidir. Bunlar Ecevit sülalesindendirler. Ecevitliler bizim gibi Yörük değildirler. Süleyman Emmi bazen yaylaya misafir olarak uğrardı. Fakat Demirci Mehmet Efendi’nin yaylaya geldiğini hiç hatırlamıyorum.

Ecevitlilerin aynı zamanda çalışkan tarım toplumu olduğunu bilirsiniz. Az araziden çok verim elde etmede üstlerine yoktur. Bu onların asıl işi idi. Onların bu becerilerinden biz Yörükler de yararlanmışızdır.

Bizim demirciler ustaları olan Mecitoğlu ailesine karşı büyük saygı duyarlardı. İşte Hazret-i Ali’nin “Bana bir kelime öğretenin kölesi olurum!” sözünün gerçekleştiği bir durum. Hayatları boyunca Mecitoğlu ailesine olan minnettarlıklarını unutmamışlardır.

Bizim demirciler Ahmetler’e  o kadar bağlı idiler ki köyü hiç terk etmediler, şehire açılmadılar. Bunun bedelini yüklenmekten de çekinmediler. Belki çok zengin olmadılar. Fakat mutlu yaşadılar, mutlu öldüler. Genç denilebilecek yaşta aramızdan ayrıldılar. İyi insanlardı.  Allah rahmet eylesin!

 Ali Koç 

Frankfurt /Almanya

Yorumlar