Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Akça'nın Kızı Çıtırak Hatice'nin Akça Keçilerinin Sırrı

Huriye HEARN 11 Ekim 2020 Diğer Yazıları 131 -A+

AKÇANIN KIZI ÇITIRAK HATİCENİN AKÇA KEÇİLERİNİN SIRRI

Huriye Hearn

Ayşe kızı ne çok isteyenler olmuştu;  ama o vara vara vardı da Murtiçi’nden Demirci Gök Hasan’ın oğluna varmıştı. Birçok kez geldi gitti saçları dökülmekte olan solgun benizli oğlan Ayşe kızı istemeye. Anası Hocaköylü ufacık tefecik kara kuru pek bilmiş kadın az vaatlerde bulunmamıştı düğün öncesi güzel Ayşe’ye... Ya o babası? Neler neler yapacaktı, o çok sevdiği sarı oğlana bir bilseniz... Ama hiçbirisinin vaadi bırakın bayır yüzü aşmayı, Kuruca Deresine bile ulaşmadı.

Her isteyene bin dereden su getirip bin kusur bulan Ayşe kız, bu sefer kendisini  istemeye gelenlere ne bir kusur buldu ne de kabul etmesi için güzel bir neden buldu, sanki o gece  evlerine gelen gök gözlü adamla kara kuru karısı diline kelepçe takıp gitmişlerdi Ayşeciğin. Kendisini istemeye gelenlerin ardından sıkça söylediği şu meşhur sözü de henüz  dökülmemişti sırra kesmiş dudaklarından:

“Aman aman, padişahın oğlu mu ki alayım ben onu!”

Onu hiç bu kadar duygusunun duygusuzluğuyla baş başa görmemişti etrafındakiler. Bu akamayan bir durgun suyun görüntüsünü andıran derin ruh hali sanki “evet” anlamına geliyordu büyüklerine...

Kendisini çardaklarındaki ardıç ağacından yapma, derme çatma kilim tezgahının üstündeki rengarenk kilimin desenleri arasına bırakmıştı. O her attığı ilmekle birlikte onun da duyguları desenlerin arasına karışıp gidiyordu da bir türlü yüreğinin dili açılamıyordu kimseye. Bunu kendince kutsal bir işaret sayan güzel kız, suskunluğun kendisinin kaderini belirleyeceğini düşünerek bu konuda belki de  ilk kez büyüklerine bırakmıştı geleceğiyle ilgili kararı...

Kısa bir süre içinde söz ve nişan yapılır, genç kız kendince çeyizini düzer… Zaten çocukluğundan beri pamuk tarlalarında çalışarak ellerine batan her bir pamuk kozalağı  dikeninin ağrısı vardır o güzelim çeyizlerinde. Her birisi de kendi el  emeği ve göz  nurudur.  Öyle de olmak zorundadır;  çünkü ona ne çeyiz parası verebilecek kadar zengin bir annesi ne de babasının her şeyi bir çırpıda alacak hazırda mal varlığı vardır.

Artık neredeyse bütün telaşlı dakikaları geride bırakmıştı aile. Sıra düğün telaşına gelmekteydi. Deli Ahmet ilk kez evinden bir evladını telli duvaklı gelin edecekti. Bu ona büyük bir gurur veriyordu vermesine de bir de kızına verecek bir şeyi olmayışı çok da koyuyordu yaşlı yüreciğine…

O ihtişamlı Akça’nın torunu olduğu,  altınların çil çil elinde oynadığı günler, çok ama çok gerilerde kalmıştı. Ya o altınları çerez gibi harcadığı anlardan biri geliverse de imdadına yetişseydi de gururunu taçlandırsaydı bu, gün görmüş yaşlı adamın. Üstelik anası Çıtırak Hatiçe’ye en çok benzeyen kızı da o idi.

Anası gibi seviyordu kızı; kuzuları, keçileri, oğlakları... Anası gibi bağrına basıp koklayarak büyütüyordu ak keçilerin her birisine dokunurken sevgiyle… Anasının elleri oluyordu kızının elleri... Akçanın büyük kızı sanki ölmemişti de kızının bedeninde yeniden canlanmıştı... Bütün bu gözlemleri Deli Ahmedi daha da hassaslaştırarak onu ağlamaklı bir ruh haline büründürmüştü. Güzel Ayşe, ebesi Çıtırak gibi çarşaf çarşaf ekmek acarken de ebesinin akça pakça elleriyle okşar gibi tutuyordu şimşirden oklavayı  usulca.

Kızına vereceği hediye anasına verilecek bir hediye kadar değerli olmalıydı ve bu hediye anasını mutlu edercesine kızını da mutlu etmeli ve ona uğur getirmeliydi; anasının emanetini kızı da yaşatmalıydı...

Anası Çıtırak Hatice’nin ve Musa dayısının emanetini saklamıştı imanını saklar gibi, dünyadan mevsimsizce  göçüp giden kızının masumiyetini  kucaklar gibi saklamıştı!

Deli Ahmed’in kızına verecek altınları ya da gümüşleri yoktu ama o eski yaldızlı günlerden kalma en çok sevdiği, onu büyüten Akça Musası dayısı ile anası Çıtırak’tan kalan ve bire iki üç veren iyi cins birkaç keçisi vardı. Anası ve Musa dayısıyla ne çok sürüleri olmuştu bu cinsi çok döllü olan keçilerden.

Ne dayısı bu cinsi tüketmişti ne de anası. Hatta anası ölmeden önce oğluna bu keçilerin pek kıymetli olduğunu söylemiş ve;

”Sakın oğlum bunların kökünü kesme !“ diye amanat (emanet) attırmıştı. O da biricik anasının sözünü tutmuş ve o keçilerin soyunu özenle korumuştu.

Yaşlı adam günlerce düşündükten sonra kızına verebileceği en anlamlı ve güzel hediyeyi bulmuştu. Bu kararı kızıyla özel olarak paylaşmak istemiş ve sesiz bir ortamda yanına, dizlerinin dibine oturmasını söylemişti.

Ayşe kız usulca oturdu, yüzünde  yüzlerce kırışık çizgileri barındıran, uzun  beyaz sakalını eliyle tutarak sürekli aynı yönde okşayan babasının yanına. Babası, kocaman kırışık buruşuk merhametli ellerini kızının omuzlarında sevgiyle gezdirirken, göz kenarlarındaki kırışıkların arasından sızan ışıltılar sanki Fersin Yaka’da da yankılanıyordu.  Yorgun vücuduna inat kalbi hala Kızılöğrük’te, Yaz Yurdu’nda ya da Aldürbe’de deli fişek bir forsaydı...

Yine heyecanlanmıştı, belli ki anasının ve baba yerine koyduğu Musa dayısından bahsedecekti ona.

Kızının ellerini avuçlarının içine alarak sımsıkı tuttu; gözleri heyecan parlıyordu , ona düğün hediyesi olarak üç beyaz yazmış ve bir beyaz teke vereceğini söyledi. Bu hediyenin sıradan bir hediye olmadığını, ailesinin Yörüklüğünün simgesi olduğunu ve bu keçilerin bereketinin adeta tılsımlı olduklarını ve çocukluğundaki bereketli, mutlu günlerinin izlerini taşıdıklarını anlattı.

Yalnız; Deli Ahmet kızına ne kadar zor durumda kalırsa kalsın bu değerli keçileri satmamasını söylemiş, onların soyunu tüketmemesini, tıpkı anası gibi kızına tembihlemişti.  Kızı bu hediyenin altın bilezikten daha değerli olduğunu ve kendisini nasıl mutlu ettiğini yaşlı babasının ellerini öperek ifade etti.

Sayılı günler çabucak gelip geçmişti, Ayşe kızın düğünü de tam bir Yörük kızına yakışır usulde ve güzellikte yapılmıştı. Düğünde altınlar ve paralar takılırken babasının gelin kıza verdiği üç değerli keçi ve erkeç de sayıldı takılarla.....

Cicim ayları çabucak koşar ayak uzaklaşıverir yeni çiftin ocağından… Daha önce düzenli bir işi olmayan eşi, yeni bir iş kuracağını ve düğünde takılan altın ve para maddi değer taşıyan ne varsa sermaye yapacağını söyleyerek eşinden izin ister. Ayşe hiç düşünmeden altın ve paraları eşine verir. Eşi, babasının düğün hediyesi keçileri de satmalarını ister; fakat genç gelin Ayşe bu hediyenin en zor günde bile satılmaması gerektiğini anlatır; kendisinden anlayış bekler bu konuda.

Elindeki azıcık sermaye ile kurtlar sofrasına oturan tecrübesiz genç, birkaç ay ticari deneyimden sonra en yakınındaki kişilerin bile kendisini nasıl aldattığını, bu işte iflas ettikten sonra öğrenir. Genç çift için zor günler başlamıştır.

Zor günleri bir an önce geride bırakmak isteyen genç kadın en iyi bildiği işin çiftçilik ve hayvancılık olduğunu düşünür. Kendisi babasının ona verdiği keçileri yayladan çobanın yanından alır, onları kendisi besler, onlarla adeta bütün sıkıntını unutur. Keçiler evine bereket getirmiş, huzur bırakmıştır. İlk yılın sonunda keçiler üçer üçer oğlaklar verir Ayşe gelinin eline…

Kısa sürede Ayşe gelinin küçük bir sürüsü olmuştur. Onların sütünü, yoğurdunu ve peynirini de satmaya başlamıştır. Her yıl ikişer üçer döl veren bu sihirli keçilerin bereketi, onun ve ailesinin zor günlerini aşmalarına yardımcı olmuştur. Şu gün bile hala keçileriyle mutlu bir yaşam süren genç kadın; hala ebesi Çıtırak Hatice’nin elinin bereketinin bu keçilerde olduğuna inanır ve babasının düğün öncesi kendisine verdiği sözü hatırlar, gözleri hüzünle ufuklara bakarak... 

Yorumlar