Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Ahmetlerlilerin İstanbul Macerası

Huriye HEARN 21 Ekim 2020 Diğer Yazıları 119 -A+

AHMETLERLİLERİN İSTANBUL MACERASI

Huriye HEARN

Bu sıralar yıllar önce yaptığım bir duanın kabul edilişinin mutluğunu yaşıyorum. Pek çok insan Allah’tan para, mal mülk ya da servet ister ama benim ne parada ne mülkte gözüm olmuştur ne de katlarında erguvan sarılı villalarda. Ben hep gül yüzlü dostlar ve sevgime karşılık veren arkadaşlar istemişimdir. Bunun bir genetik hastalık olduğunu düşünüyorum. Ben de şu günlerde yeditepeli koca köy İstanbul’u birkaç Ahmetlerliyle birlikte paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Sizlerin de tahmin edeceği gibi biz Ahmetlerlilerin büyük  şehire iniş maceraları hem  komik hem de hep güzel olmuştur. Daha önce hiç büyük şehir görmeyenimiz ya da bırakın koca şehirleri dünyayı dolaşanımız bile bazen oldukça naif davranışlar sergilerler gittikleri yerlerde.

Hiç bir topluklukta olmayan şu özelliğimizle hem gurur duymuşuzdur hem de bunu paylaşarak doğal olmanın tadını yaşamışızdır. Bu özelliklerimizden birisi ve en güzel olanı ise bir yanlış yapınca onunla alay edip yaşadığımız trajı komik olaylara hep beraber gülmemizdir. Ben de şu sıralar yanımdaki Ahmetlerlilerle birlikte yaşadığım olaylara bakıp bakıp gülüyorum; yalnız gülmüyorum hep birlikte gülüyoruz…

Bana misafir olan Ahmetlerlilerin güzel temiz ve Anadolu’nun masum insanlarının yaşayabileceği komik olayları okuyunca siz de benim kadar gülüp ve de düşüneceksiniz…J

***

Bundan çok uzak değil bir sonbahar günü Ayhan Hoca, Ali Demir ve Poyraz beni İstanbul’a ziyarete geldiler. Onların valizleri görecek pek çok yer ve yapılacak pek çok işle doludur. Henüz dinlenmeden bana alışveriş yapmaları için onları Eminönü’ne götürmemi istediler. Tramvaya ilk kez binen Ahmetlerli akrabalarıma en son durakta ineceğimiz söyleyip birlikte inmemiz gerektiğini belirttim. Herkesin bunu anladığını emin bir şekilde çıktığımız yolculukta kalabalıklaşan tramvayın yolcuları haliyle her durakta iniyor ve yenileri biniyor. Ayhan Hoca inen binen yolcu trafiğinde ilerleyerek çıkış kapısına kadar uzaklaşmış ve bizden ayrılmıştı. Sultanahmet Durağında binmek isteyenlere kolaylık olsun diye tramvaydan inen Ayhan Hoca peronda öylece bekler tarmvaya binmeyi unutur.  Tramvay hareket edince de oracıkta tek başına kalakalır. İçeride büyük bir üzüntü yaşayan bizler Eminönü’ne ulaşıyoruz ve orada bekliyoruz. Son durakta beklediğimizi gören Ayhan Hoca gülerek yanımıza geliyor ve:

“Dalmışım yaaa! Bu meret de hemen uçtu mübarek” J diyerek alışverişe dalıyoruz.

***

Olaylar bunlarla bitmez elbet…

Eşlerine çocuklarına incik boncuk, çamsakızı çoban armağanı hediyeler alan benim Ahmetlerli misafirlerimle otobüse bindik. Bu arada otobüsün içinde yüksek perdeden konuşmaya başlayarak bütün ahaliyi gündemimize dahil ettik. Bir ara Ali Demir ve Poyraz bir şey almayı unuttuklarını söyleyerek hareket etmekte olan belediye otobüsünün şöförüne giderler ve ellerini çak beşi işareti yaparak otobüs şoförüne;

“Abi beş dakka bekle…” diyerek, sütçü Ramazan’ın otobüsüyle karıştırırlar sefer saatlerini. Beterin beteri var derler maceralarımız bitmek bilmiyor, İstanbul’un en hareketli mekanı İstiklal Caddesi’ne götürdüğüm Ahmetlerlileri orada açık olan kliseyi görmeleri için götürdüm. Klisenin ana kapısından içeri giren Ayhan Hoca, endişeli gözlerle iç avludaki giriş kapısında bulunan İsa ve Meryem ana resimlerine bakarak, bana;

“Abim imanımıza bir şey olmaz değil mi?”

Diyerek bir naiflik örneği daha sergiledi. Buna benzer bir hikayeyi de sevgili dostum Müesser Varol iki oğluyla yaşadı. Geçen kış İstanbul’a gelen Müesser Varol çocukları Ali ve Ekin’i kilise görmeleri için Ayhan Hoca’nın ziyaret ettiği San Antuan Kilisesine götürür, girişte genç Ali annesinin yüzüne bakarak;

“Anne şimdi abdest alacak mıyız?” diyerek Müesser Varol’u kahkaha boğar, çıkışta onu daha da güldüren soru ise daha etkilidir. Henüz ilköğretim çocuğu olan Ekin,  koca koca gözlerini annesine dikerek;

“Anne, Meryem Yenge kim?” diye sorusunu sorunca Müesser kahkalarla oracığa yıkılır. Cevabı ise sorudan daha komiktir.

“Oğlum Ramazan amcanın hanımı var ya o” der. Ramazan Varol’un eşinin adı Meryem’dir ve küçük Ekin içerde duyduğu Meryem anayla bu şekilde tanışır.

Ne demişler? “Gülme komşuna gelir başına.” Sevgili Müesser çocuklarına çok gülmüş olmalı ki kilise gezisinden daha büyük bir olayı iki gün önce kardeşi Gönül’le yaşar. Adaları merak eden Gönül’le Müesser’i Kabataş Vapur İskelesine iletip vapura biniyoruz. Vapurun hareket saati geldi ve hareket etmek üzereyken telefonum çalıyor. Karşıdaki sesin sahibi sevgili Dilek Koç’tu…

“Tatlım uçağı kaçırdım, otobüsü de kaçırdım hava alanındayım, müsaitsen görüşsek…” Hemen kızlarla vedalaşıp havaalanından Dilek’i alıyorum. Dilek’le yaşanan İstanbul maceralarına gülerken bizim ada gezginleri gelidiler ve Müesser’in yaşadığı bir hayli komik olayla geceyi kahkahalarımız çınlattı.

Benim Adalar vapurunda bıraktığım Müesser ve Gönül, Heybeli adaya varınca Marmara’nın sıcaklığı onları rahatsız eder.

Bu sıcak havaya dayanamayan Müesser’le, Gönül uzaktan gördükleri bir şapkacının önüne ulaşırlar. Müesser beğendiği beyaz şapkayı eline alarak inceler, bu arada yanında dikilen adama da;

“Amca bu şapka kaç para?” diye sorar.

Müesser’e cevap vermeyen adama Müesser yeni bir soru yapıştırıp;

“Amca bunun pembesi yok mu bir baksana ya?” der.

Bu arada Müsser’le, Gönül bu tuhaf satıcının sessiz halinden şüphelenir ve orada güneşin altında bronzlaşan adama bakarlar ve şok olurlar, meğer iki saattir iletişim kurmaya çalıştıkları satıcı sadece bir mankenmişJ

Bütün hafta boyunca başımızdan geçen bu komik ve naif olaylara hep birlikte güldük ve eğlendik. Ne diyelim darısı İstanbul’a gelen yeni Ahmetlerlilerin başınaJ.

 

Yorumlar